belgesel,yaradılış belgeseli,belgeseller,bilimsel belgeseller,bilim ve islam,bilim ve din,insan nasıl yaratıldı,evrim yalandır,evrim yalanı,bilimsel gerçekler,islamiyet ve yaradılış,yaradılış atlası,insanlar dünyaya neden gönderilmiştir,kainatın yaradılışı,kainat nasıl oluştu,videolar,belgesel izle,belgesel videolar,klipler,klip izle,hayvanlar alemi,canlılar alemi,canlılar belgesel,tüm canlıların varoluş şekli,canlılar nasıl türedi,yaratılış nedir,insan belgesel,belgesel video,ücretsiz videolar,ücretsiz belgeseller
ilmi sohbetler sohbetler belgeseller
Münafıkın gözü
Resûlullah hazretleri Ebû Bekr hazretlerine buyurdular ki
- Yâ Ebâ Bekr kandili ışıklandır.
Bir sâat sonra yine karardı.
Hazret-i Resûl-i ekrem yine buyurdu.
- Yâ Ebâ Bekr kandilin ışığını çoğalt..
Hazret-i Ebû Bekr kandili ışığını çoğaltmak için kalkdı. Bakdı ki kandilin yağı tükenmiş.
Dedi ki
- Yâ Resûlallah! Kandilde yağ kalmamış. Bu gece yağ almak imkânımız da yokdur. Kandil bize lâzımdır kelâm-ı Rabbilâlemîni okuyalım.
Hazret-i Resûlullah buyurdular ki
- Bir mikdâr kendi ağzının tükrüğünden kandile damlat.
Âişe-i Sıddika hazretleri buyurur ki
- Babam bir mikdâr ağzının suyunu Resûlullah hazretlerinin emr-i şerîfi ile kandile damlatdı. Kandilin ışığı çoğaldı. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin emr ve fermânı ile şiddetli bir ışık oldu ki Eshâb-ı kirâmın gözlerini kamaşdırdı.
Server-i âlem ’sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem’ hazretleri buyurdu ki:
- Bu kandili söndürmeyiniz!
Kırk gün kırk gece o kandil Âişe-i Sıddîka hazretlerinin evinde yandı.
Bir münâfık hazret-i Âişenin evine geldi. O kandili gördü.
- Ne acâib kandil kırkgün kırk gecedir sönmez dedi.
O sâatde o kandil söndü. Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve dedi:
- Yâ Muhammed! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri buyurur:
“Ben çeşm-i bed [fenâ bakışlı] kullar da yaratdım. Eğer o münâfıkın gözü olmasaydı kıyâmete kadar o kandil; Ebû Bekrin ‘radıyallahü teâlâ anh’ ağzının suyunun bereketi ile sönmez idi.”
__________________
Uncategorized kategorisinde yayınlandı | Etiketler:dini hikayeler, dini sohbetler, güzel ve özlü sohbetler, manevi sohbetler, sohbetperestlikler
Kurban bayramında kurban kesmenin hükmü
Muktedir olan kimse için Kurban Bayramında kurban kesmek farz hükmünde bir emir değil; Hanefî mezhebine göre vâcip, diğer mezheplere göre ise müekked sünnet hükmünde bir emirdir.
Kurban kesmenin farz bir emir olmayışı, Allah’ın şefkatinin ve merhametinin kulları üzerindeki tezâhürü ve tecellîsidir. Yani muktedir olduğu halde kesmeyene—inkâr etmediği sürece—cezâ ve azap yoktur. Vâcip veya sünnet-i müekkede oluşu ise, muktedir olanları kurban kesmeye teşvik eder.
Diğer ibâdetler gösteriş için yapılmadığı gibi, kurban da gösteriş için kesilmez. Muktedir olanlar kurbanı Allah rızâsı için ibâdet kastıyla keserler. Eğer gösteriş için olursa, sâfiyetini kaybeder ve ibâdet değeri kalmaz. Şu âyet bunu hatırlatır: “Kurbanlarınızın ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşacak değildir. Allah’a ulaşacak olan ancak sizin takvânızdır.”1
Muktedir olduğu halde kurban kesmeyeni kınamak doğru değildir. Kendisi ile Rabb’i arasında bir mesele olarak görmelidir. Gücü kudreti olmadığı halde, “Kurban kesmedi” demesinler diye kurban kesmek de doğru değildir. İbâdetlerde bir tek Allah’ın nazarını ve rızâsını sahih göreceğiz. Ve ibâdetlerimizi bir tek Allah’a sunacağız. Allah’tan başkasının nazarına ve görüşüne sunmak için ibâdet yapılmadığı gibi, halkın beğenisini kazanmak ve kınayıcılığından kurtulmak için kurban kesmek de sıhhatli bir davranış değildir.
Belki farkında değiliz, ama toplumun kınama refleksi kişi ile Rabb’i arasına çok çabuk girebiliyor! Ve yapılan ibadeti Allah için olmaktan çıkarıyor, halkın dedikodusuna malzeme olmamak gibi bir hedefe kilitliyor. Böyle bir amaca niyet takılıp kalırsa, şirk veya gizli şirk tehlikesi bile söz konusu olabiliyor.
Bu açıdan kurbanı, farkında olmadan gösteriş ve riyâya kurban etmemeye dikkat etmeliyiz. Eğer güç ve kudret bulup kesiyorsak sadece Allah için kesmeliyiz. İbâdetimizin sıhhati için, araya başka nazarları ve başka rızâları almamaya veya böyle bir tavır içine girmemeye özen göstermeliyiz.
Kurban ibâdeti her ne kadar sünnet-i müekkede olsa da, şeâirdendir, yani İslâmiyet’in bir beldede mükemmel bir din olarak yaşandığının alâmetlerindendir. Diğer yandan, muktedir olanlar için kurban, Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin “vâciptir, terk edilmez, muhkemâttır, hiçbir cihetle tebeddül etmez, değiştirilmez”2 dediği sünnet-i müekkede sınıfına girer. Değiştirilmesi bid’attır. Muktedir olunduğu halde amel edilmediğinde, sevaptan ve feyzden mahrûmiyet vardır.
Bundandır ki Hanefî mezhebi kurbana güç yetirme ölçüsünü yüksek tutuyor ve bu ölçüye ulaşan birisinin kurban kesmesini vacip görüyor. Hanefî mezhebine göre bir kimsenin kurbana muktedir olmasının en az ölçüsü, aslî ihtiyaçlarından ve borçlarından başka asgarî “nisap miktarı” mala (seksen beş gram altına yahut buna denk mala veya paraya) sahip olmasıdır.
Diğer mezhepler ise kurbana güç yetirme şartlarını biraz daha genişletmişler ve tabir câizse tabana yaymışlar; hükmen de, bu şartlara ulaşan birisi için sünnet-i müekkede olarak görmüşlerdir. Meselâ Mâlikî Mezhebi, bayram süresince kurban parasını temin eden bir kişiyi, sene içinde bu paraya muhtaç olmayacak durumda olursa kurban kesmeye muktedir saymış; muhtaç olacaksa muktedir saymamıştır. Şafiî Mezhebi bu şartları biraz daha genişletmiş ve sene içinde durumu ne olursa olsun, bayram süresince zarûrî ihtiyaçlarından başka “kurban parasını temin edebilen kişiyi” kurbana muktedir olarak görmüştür. Hanbelî Mezhebi biraz daha genişleterek, ödeme imkânına sahip olan herkesi, borçlanarak da olsa kurban alabiliyorsa, kurbana muktedir saymıştır.3
Başka bir ifâdeyle, eğer borçlu bir kişinin borçlarının karşılığı var ve periyodik aralıklarla ödeme imkânına sahip ise ve bayram süresince kurban parasını temin edebiliyorsa, nisap miktarı mala sahip olmasa bile, bu kişi Şâfiî ve Mâlikîlere göre kurban kesmeye muktedir demektir. Eğer bu kişinin borçlanarak kurban alabilme imkânı varsa, bu durumda da Hanbelîlere göre kurban kesmeye muktedir demektir.
Tercih ibâdet mükellefinindir. Elinde nisap miktarı malı veya parası olmayanın kurbanı kendisine vacip görmemesi mümkün olabileceği gibi; imkân bulunanın diğer mezheplerin görüşüne itimat ederek kurban kesmesi de mümkündür.
Eğer bir kişi mezheplerin “dördünün de” şartlarını taşımıyorsa, kurban yükümlüsü olmadığından emîn olmalıdır.
Dipnotlar:
1- Hac Sûresi: 37.
2- Lem’alar, s. 58.
3- A. Cezirî, İslâm Fıkhı, c. 3, s. 1043.
Suleyman Kosmene
Uncategorized kategorisinde yayınlandı | Etiketler:kurban bayramı, kurban bayramı yazıları, kurban hakkında yazılar, kurban konusu
sohbet videoları
sohbet videoları
dini sohbetler
dini yazılar
dini resimler
ve her türlü dini içerik
Uncategorized kategorisinde yayınlandı | Etiketler:islami siteler, islami videolar
Müslüman başkalarının iyiliğini ister
sohbetler,dini sohbetler,islami sohbetler,hoş sohbetler,rahatlatıcı sohbetler,hutbeler,cuma hutbeleri,islami hutbeler,dini bilgiler
MÜSLÜMAN BAŞKALARININ İYİLİĞİNİ İSTER
Muhterem Müslümanlar,
Yüce Dinimiz, Allah’a ve insanlara karşı vazifesinin bilincinde olan, ahlaklı fertler yetiştirmek suretiyle huzurlu bir toplumun oluşmasını hedeflemektedir. Kur’an-ı Kerim bizlere, birbirini seven ve gözeten, din kardeşinin hayır ve iyiliğini isteyen ve yeri geldiği zaman onların iyiliğini kendi iyiliğine tercih eden insanları örnek göstermektedir. Sevgili Peygamberimiz de; “Sizden her hangi biriniz, kendisi için arzu ettiği hayır ve iyiliği, mü’min kardeşi için de istemedikçe gerçek manada iman etmiş olamaz”[1] buyurarak, bu konuda en güzel ölçüyü ortaya koymuştur
Değerli Mü’minler,
Allah rızasını uman ve ahirette bütün yaptıklarından sorguya çekileceğinin farkında olan mü’minler, birbirlerinin kardeşi oldukları bilinciyle, kin, öfke, nefret, haset, bencillik gibi kötü düşünce ve davranışlardan titizlikle sakınacaklardır. Bunların yerine sevgi, saygı, merhamet, dürüstlük, yardımseverlik, fedakârlık, başkalarının iyiliğini ve hayrını düşünmek gibi en güzel ahlakî özelliklere sahip olacaklardır. Bu ahlakî özelliklerle olgunlaşacak olan mü’minler, Yüce Allah’a yapmakta oldukları dualarında bile din kardeşlerini hatırlayacaklar, Yüce Kitabımızın bizlere örnek olarak sunduğu şu dualarda olduğu gibi, ben yerine biz diyerek, mü’minlerin hayır ve iyiliğini isteyecekler ve: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada ve ahirette iyilik ver ve bizi cehennem azabından koru”[2] , “Ey Rabbimiz! Hesabın görüleceği günde, beni, ana-babamı ve mü’minleri bağışla.”[3] diye dua edeceklerdir.
Aziz Mü’minler
Dualarında ve düşüncelerinde din kardeşinin hayır ve iyiliğini isteyen mü’minin, bu güzel duygularını davranışlarına da yansıtmasını Yüce Allah şöyle emrediyor: “Allah sana nasıl iyilik ve ihsanda bulunduysa, sen de aynı şekilde insanlara iyilik yap”[4] Kişinin bunu hayatına nasıl uygulayacağının en güzel örneklerini ise sevgili peygamberimiz birçok hadis-i şeriflerinde ifade etmişlerdir. Kendisine faydalı olacak bir şey öğretmesini isteyen kişiye Rasülullah (s.a.v) “Müslümanların yolundan rahatsızlık veren şeyleri kaldır“[5] buyurmuşlardır. Başka bir hadiste sevgili Peygamberimiz: “Her Müslüman’ın sadaka vermesi gerekir” buyurmuşlar, buna gücü yetmeyen kişinin de darda kalmış birine yardımda bulunmasını tavsiye etmişlerdir. Kendisine; “Ya, buna da gücü yetmezse?” denilince Rasülullah (s.a.v), kişinin insanları iyiliğe ve hayra teşvik etmesini ve kendisini başkalarına kötülük yapmaktan alı koymasını tavsiye etmişlerdir.[6]
Sahabeden Cerir b. Abdillah ise şöyle naklediyor: “Ben, namazı kılmak, zekâtı vermek ve bütün Müslümanların hayır ve iyiliğini istemek üzere Hz. Peygambere biat ettim”[7] Sevgili Peygamberimizin bu konudaki diğer bir güzel tavsiyesi de şöyledir:”Yüzüne tebessümle bakmak bile olsa, mü’min kardeşine yapacağın hiçbir hayır ve iyiliği küçük görüp terk etme“[8]
Hutbemi, Medineli Müslümanların, Mekkeden hicret ederek gelen Muhacirlere nasıl kucak açtıklarını, onların hayır ve iyiliği için neler düşündüklerini anlatan ayet mealiyle bitiriyorum:“Muhacirlerden önce Medine’ye yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret eden mü’minleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” [9]
Seyid Ali TOPAL
____________________
[1] Buhari, İman 7
[2] Bakara, 2/201
[3] İbrahim, 14/41
[4] Kasas, 28/77
[5] Müslim, Birr 131
[6] Buhari, Zekat 30, Müslim, Zekat 55
[7] Buhari, İman 42
[8] Müslim, Birr 144
[9] Haşr, 59/9
Cuma Hutbesi kategorisinde yayınlandı | Etiketler:cuma hutbeleri, dini bilgiler, dini sohbetler, hoş sohbetler, hutbeler, islami hutbeler, islami sohbetler, rahatlatıcı sohbetler, sohbetler
Dinimizde misafirperverlik
Muhterem Mü’minler!
Dinimiz, yardımlaşma ve dayanışmayı emretmektedir. Yüce Allah “İyilik ve takvada yardımlaşınız”1 buyurarak mü’minler arasında iyilik ve güzelliğin yaygınlaştırılmasını teşvik etmiştir. Bunun bir sonucu olarak Müslümanlar her türlü yardımlaşma ve dayanışmayı bir ibadet anlayışı içerisinde gerçekleştirirler. Misafirlik konusunda ortaya konan güzellikler de bu anlayış ve inancın bir neticesidir. Misafire kapımızı ve gönlümüzü açmak dinimizde kardeşliğin, insana verilen değerin, birliğin, paylaşmanın ve dayanışmanın en güzel örneklerindendir.
Değerli Mü’minler!
Misafire ikram anlayışının özünü Sevgili Seygamberimiz’in örnekliği oluşturmaktadır. O’nun bu konudaki güzel tavsiyelerinden birisi şudur: “…Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa, misafirine ikram etsin…”2 Bu tavsiyeyi yapan Allah’ın Elçisi, kendisi de misafir ağırlamaktan hoşlanır, sofrasında misafir veya ihtiyaç sahibi kimseler eksik olmazdı. Sevgili Peygamberimiz, misafirin duasını, makbul olan dualar arasında zikretmiş 3 ve misafirin ağırlandığı bir evin halkına hayır ve bereketin mutlaka ulaşacağını bildirmiştir.4 İmkanı bulunduğu halde misafir ağırlamak istemeyeni ise: “Misafir ağırlamak istemeyen kimsede hayır yoktur.”5 buyurarak uyarmıştır.
Misafire ikram konusunda diğer bir örneğimiz de, Hz. İbrahim (a.s.)’dır. Kur’ân-ı Kerîm, İbrahim (a.s)’ın hiç tanımadığı misafirlerine ikramını bizlere anlatarak bu hususta onu örnek almamız gerektiğine şöyle işaret etmektedir: “İbrahim’in ikram gören misafirlerinin haberi sana geldi mi? Onlar İbrahim’in yanına girmişler «selâm!» demişlerdi. İbrahim de onlara; «selâm size» diye mukabelede bulunmuştu. İçinden de: «Bunlar yabancı kimseler» diye geçirmişti. Hemen sezdirmeden ailesinin yanına varıp, semiz bir dana pişirip getirmiş, onlara sunarak « (Buyurun) yemez misiniz?» demişti.” 6 Bu örnekte misafire öncelikle sıcak alâka, sevgi, saygı ve güler yüzle davranmaya vurgu yapılmaktadır. Bu itibarla sadece maddi ikram, hoşnut edici bir ağırlama olamaz. Hz. İbrâhim’in, misafirlerinin selâmını en güzel şekilde alıp onları evine buyur etmesi, yemek hazırlamak için onların yanından yavaşça dışarı çıkması, evindeki en güzel yemeği ikrâm etmesi ve bu ikramı bizzat kendi eliyle yapması örnek alınacak hususlardır.
Aziz Kardeşlerim!
Misafirlerimize cân-ı gönülden ilgi göstermek ve gerekli ikramı yapmak, dinimizin ve kültürümüzün bizlere bıraktığı en güzel miraslardan birisidir. Ayrıca, tanıyalım veya tanımayalım evimize, şehrimize ya da memleketimize gelmiş olan insanlara dini, milleti, kültürü ne olursa olsun güler yüz ve en güzel ilgiyi gösterip bizlerden hoşnut olarak ayrılmalarını sağlamak, Yüce Rabbimizin razı olduğu bir davranış olacaktır.
Hutbemi bir hadis mealiyle bitiriyorum:
“Şu üç kişinin duası kesinlikle geri çevrilmez: Mazlumun duası, misafirin duası ve ana-babanın evladına duası. ” 7
Seyid Ali TOPAL
_______________________
1- Maide, 5/2
2- Buhari, Edep, 85
3- Ebû Dâvûd, Vitr, 29; Tirmizî, Deavât, 47
4- İbn-i Mâce, Eti‘me, 55
5- İbn-i Hanbel, IV, 155
6- Zâriyât, 51/24-27
7- Ebû Dâvûd, Vitr 29
Cuma Hutbesi kategorisinde yayınlandı | Etiketler:cuma hutbeleri, dini konular, dini sorular, dinimizde misafirlik, misafirlik
İrşad ve davet sorumluluğu
Muhterem Müslümanlar!
İnsanı saygın ve mükerrem bir varlık olarak yaratan Yüce Allah, diğer varlıklardan farklı olarak ona nice meziyetler bahşetmiştir. Bu meziyetlerin başında şüphesiz akıl gelmektedir. Akıl, insanın doğru yolu bulmasında en önemli cevherdir. Ancak sadece akıl, kişinin hakkı ve hakikati bulmasında her dem yeterli değildir. Bu nedenledir ki Yüce Allah, doğru yolu göstermek üzere çok sayıda Peygamber göndermiştir. İnsanlık için rahmet olan bu elçiler, Yüce Allah’ın emir ve yasaklarını, hak ve batılı, insanî ve ahlakî erdemleri her türlü zorluğa rağmen insanlara tebliğ etmişlerdir. Peygamberlerin gönderilmesi, toplumda irşad ve davetin gerekliliğini açıkça ortaya koymaktadır.
Değerli Müminler!
İnsanlar, tabiatları gereği her zaman irşad ve davete, öğüt ve nasihate muhtaçtırlar. “Öğüt ver;doğrusu öğüt inananlara fayda verir.” [1] âyeti, irşad ve davetin gerekli olduğunu vurgulamaktadır. Gerçekten sıkıntı ve problemlerle bunalan gönüller, katılaşan kalpler, rahmet yüklü ilahi mesajlarla huzur bulmakta, zihinler berraklaşmaktadır. Yeter ki gönül ve zihinler, insana hayat verecek, hayatı ve ölümü, varlık ve yokluğu, dünya ve ahireti anlamlandıracak, ilahi mesajlara açık olsun…Bu mesajlara kapalı kulak ve gönüller ise, elbette rahmetten gerekli haz ve huzuru alamayacaklardır. Rahmet elçilerine gönüllerini açma yerine sırt dönecekler ama kaybedenler kendileri olacaklardır.
Aziz Müminler!
Dinimiz İslâm, iyiliklerin ve ahlaki değerlerin yaygınlaştırılması ve kötülüklerle mücadele konusunda, bütün fertlere bir sorumluluk yüklemiştir. Nitekim “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a inanırsınız…” [2] âyeti, bu konudaki sorumluğu dile getirmektedir. Her sözü bizler için mesaj yüklü Sevgili Peygamberimiz de “Sizden kim bir kötülük görürse, eğer gücü yetiyorsa, onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmiyorsa diliyle o kötülüğü değiştirsin. Buna da gücü yetmiyorsa, o zaman kalbiyle buğzetsin. İmanın gerektirdiği en alt sorumluluk bilinci budur.” [3] buyurarak bu hususa işaret etmiştir. Buna göre hepimizin, eşimize, evladımıza, komşularımıza, arkadaşlarımıza karşı bir sorumluluğumuz vardır. Sorumluluğun gereği yerine getirildiği takdirde, kötülükler ve ahlaksızlıklar zemin bulamayacak, kök salamayacaktır. Sorumluluğun ihmali durumunda ise, ortaya çıkacak olumsuzluklara bütün toplum olarak bedel ödenecektir. Alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.s) gayet dikkat çekici bir üslupla, kötülüklerle mücadele edilmesini vurguluyor: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emir ve kötülükten men edersiniz, yahut Allah Teâla size toplumsal kargaşa (azap) verir. Sonra kurtulmak için Allah’a yalvarırsınız da duanız kabul edilmez.” [4]
Muhterem Müslümanlar!
İnsanlık geçmişte nasıl peygamberlere muhtaç idiyse, bugün de dinin emir ve yasaklarını, güzelliklerini insanlara anlatacak din hizmetini ihlas ve samimiyetle yerine getirecek gönül erlerine muhtaçtır. Yaratılanı yaratandan ötürü hoş gören Yunuslar, kapısını ve gönlünü herkese açan Mevlanalar, baba şefkatiyle herkesi kucaklayan Hacı Bektaş-ı Veliler misali, özü-sözü, eylem ve söylemi birbiriyle uyumlu gönül erleri, bir toplum için büyük kazanımdır. Unutulmamalıdır ki, irşad ve davet belirli liyakate sahip fertlerin ifa edeceği bir görevdir. “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk (sınıf) bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” [5] buyurulmak suretiyle irşad ve davetin genelin değil bu hususta ehliyet sahibi kimselerin görevi olduğu vurgulanıyor.
Hutbemi irşad ve davette temel esasları içeren bir âyet mealiyle bitirmek istiyorum: “Ey Muhammed! Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır, onlarla en güzel şekilde mücadele et; doğrusu Rabbin kendi yolundan sapanları daha iyi bilir.” [6]
Dr. Yaşar YİĞİT
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
_________________________
[1]Zâriyât, 55.
[2]Âl-i imran, 3/110.
[3]Tirmizi, Fiten, 11.
[4]Tirmizi, Fiten, 9.
[5]Al-i İmrân, 4/104.
[6]Nahl, 16/125.
Cuma Hutbesi kategorisinde yayınlandı | Etiketler:nasihatler, sohbetler, vaazlar, İrşad ve davet sorumluluğu
Müslüman herkesin iyiliğini ister,sohbet oku
MÜSLÜMAN BAŞKALARININ İYİLİĞİNİ İSTER
Muhterem Müslümanlar,
Yüce Dinimiz, Allah’a ve insanlara karşı vazifesinin bilincinde olan, ahlaklı fertler yetiştirmek suretiyle huzurlu bir toplumun oluşmasını hedeflemektedir. Kur’an-ı Kerim bizlere, birbirini seven ve gözeten, din kardeşinin hayır ve iyiliğini isteyen ve yeri geldiği zaman onların iyiliğini kendi iyiliğine tercih eden insanları örnek göstermektedir. Sevgili Peygamberimiz de; “Sizden her hangi biriniz, kendisi için arzu ettiği hayır ve iyiliği, mü’min kardeşi için de istemedikçe gerçek manada iman etmiş olamaz”[1] buyurarak, bu konuda en güzel ölçüyü ortaya koymuştur
Değerli Mü’minler,
Allah rızasını uman ve ahirette bütün yaptıklarından sorguya çekileceğinin farkında olan mü’minler, birbirlerinin kardeşi oldukları bilinciyle, kin, öfke, nefret, haset, bencillik gibi kötü düşünce ve davranışlardan titizlikle sakınacaklardır. Bunların yerine sevgi, saygı, merhamet, dürüstlük, yardımseverlik, fedakârlık, başkalarının iyiliğini ve hayrını düşünmek gibi en güzel ahlakî özelliklere sahip olacaklardır. Bu ahlakî özelliklerle olgunlaşacak olan mü’minler, Yüce Allah’a yapmakta oldukları dualarında bile din kardeşlerini hatırlayacaklar, Yüce Kitabımızın bizlere örnek olarak sunduğu şu dualarda olduğu gibi, ben yerine biz diyerek, mü’minlerin hayır ve iyiliğini isteyecekler ve: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada ve ahirette iyilik ver ve bizi cehennem azabından koru”[2] , “Ey Rabbimiz! Hesabın görüleceği günde, beni, ana-babamı ve mü’minleri bağışla.”[3] diye dua edeceklerdir.
Aziz Mü’minler
Dualarında ve düşüncelerinde din kardeşinin hayır ve iyiliğini isteyen mü’minin, bu güzel duygularını davranışlarına da yansıtmasını Yüce Allah şöyle emrediyor: “Allah sana nasıl iyilik ve ihsanda bulunduysa, sen de aynı şekilde insanlara iyilik yap”[4] Kişinin bunu hayatına nasıl uygulayacağının en güzel örneklerini ise sevgili peygamberimiz birçok hadis-i şeriflerinde ifade etmişlerdir. Kendisine faydalı olacak bir şey öğretmesini isteyen kişiye Rasülullah (s.a.v) “Müslümanların yolundan rahatsızlık veren şeyleri kaldır“[5] buyurmuşlardır. Başka bir hadiste sevgili Peygamberimiz: “Her Müslüman’ın sadaka vermesi gerekir” buyurmuşlar, buna gücü yetmeyen kişinin de darda kalmış birine yardımda bulunmasını tavsiye etmişlerdir. Kendisine; “Ya, buna da gücü yetmezse?” denilince Rasülullah (s.a.v), kişinin insanları iyiliğe ve hayra teşvik etmesini ve kendisini başkalarına kötülük yapmaktan alı koymasını tavsiye etmişlerdir.[6]
Sahabeden Cerir b. Abdillah ise şöyle naklediyor: “Ben, namazı kılmak, zekâtı vermek ve bütün Müslümanların hayır ve iyiliğini istemek üzere Hz. Peygambere biat ettim”[7] Sevgili Peygamberimizin bu konudaki diğer bir güzel tavsiyesi de şöyledir:”Yüzüne tebessümle bakmak bile olsa, mü’min kardeşine yapacağın hiçbir hayır ve iyiliği küçük görüp terk etme“[8]
Hutbemi, Medineli Müslümanların, Mekkeden hicret ederek gelen Muhacirlere nasıl kucak açtıklarını, onların hayır ve iyiliği için neler düşündüklerini anlatan ayet mealiyle bitiriyorum:“Muhacirlerden önce Medine’ye yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret eden mü’minleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” [9]
Seyid Ali TOPAL
____________________
[1] Buhari, İman 7
[2] Bakara, 2/201
[3] İbrahim, 14/41
[4] Kasas, 28/77
[5] Müslim, Birr 131
[6] Buhari, Zekat 30, Müslim, Zekat 55
[7] Buhari, İman 42
[8] Müslim, Birr 144
[9] Haşr, 59/9
Cuma Hutbesi kategorisinde yayınlandı | Etiketler:cuma hutbeleri, islami konular, sohbetler, tarışma konuları, vaazlar
İçki ve uyuşturucunun zararları
Muhterem Müslümanlar,
Yüce dinimiz İslam, insan sağlığına büyük önem vermiş, beden ve ruh sağlığımıza zarar veren şeylerin yenilmesini, içilmesini, kullanılmasını ve hangi yoldan olursa olsun vücuda alınmasını kesinlikle yasaklamıştır.
Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar) ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Onlardan uzak durun ki, kurtuluşa eresiniz. Şeytan içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçmez misiniz?”[1] Peygamberimiz (s.a.v) ise “İçkiden sakının, çünkü o, bütün kötülüklerin anasıdır.”[2]. buyurarak pek çok kötülüğün ortaya çıkmasının sebebinin alkollü içkiler ve uyuşturucu maddeler olduğunu belirtmektedir. Bu sebeple Müslüman, içkinin ve uyuşturucunun her çeşidinden mutlaka sakınmalı, bu zararlı maddeleri kullanmaya teşvik edici ortamlardan kendisini uzak tutmalıdır.
Değerli Mü’minler,
İçkinin vücudu tahrip ederek birçok hastalıklara sebep olduğu, kişide fiziksel ve ruhsal bağımlılığa yol açtığı tıbben tespit edilmiş bir gerçektir. Alkollü içkiler, zihnin faaliyet dengesini bozduğu için insan kendini kontrol edemez, ne yaptığını ve ne söylediğini bilemez hale gelmektedir.
Bu yüzden içki, birbiri ile dost olan arkadaşlar arasında tartışmalara ve kavgalara sebep olmakta, sarhoşluk yüzünden çıkan kavgalar cinayetle sonuçlanabilmektedir. İçkili araç kullananların bir çoğunun trafik kazası sonucunda ölüme gittiğini ve pek çok kişinin de ölümüne sebep olduğunu hemen her gün görmekteyiz. Evine sarhoş olarak gelen ve ailesi ile gereksiz yere tartışıp, evde huzursuzluk çıkaran, hanımını ve çocuklarını döven ve bu yüzden aile yuvasını yıkanların sayısı hiç de az değildir. Bu bakımdan dinimizin alkollü içkileri yasaklamış olması, hem fertlerin sağlığı, hem de aile ve toplumun huzuru için son derece önemlidir.
Muhterem Müslümanlar,
Sosyal bir varlık olan insanın çevresi ile uyum içinde olması, akıl ve zihin sağlığı ile mümkündür. Aklın ve zihnin en büyük düşmanı olan uyuşturucu, insanın uyum gücünü zaafa ve iflasa götürmekle onu aileden, toplumdan ve çevresinden kopararak, yalnızlığa, bunalıma ve hemen ardından da sorumsuzca bir hayata mahkum etmektedir. Bağımlıyı adeta yaşayan bir ölü haline getirmektedir.
Bu sebeple,alkollü içkiler ve uyuşturucunun, bağımlıya, aile hayatına, doğacak çocuklarına, iş hayatına, aile ve ülke ekonomisine, ferdi ve toplumsal ahlaka verdiği zararlar ifadelere sığdırılamaz. İntiharların, cinayetlerin, her türlü fuhuş, gasp ve anarşinin temelinde alkol ve uyuşturucu vardır.İç ve dış düşmanların en tahripkar silahı da yine alkol ve uyuşturucudur.
Değerli Mü’minler,
İnsanın, kendi sağlığını kendi elleriyle bile bile tahrip etmesi ne kadar acıdır. “Bir kere kullanmakla bir şey olmaz” diyerek içki,uyuşturucu ve sigara gibi zararlı maddelerin pençesine düşenlerin bir daha bunlardan kurtulması kolay olmamaktadır.Bu bakımdan zararlı maddelerden uzak duralım. Hem kendimize hem de aile ve çocuklarımıza sahip çıkalım, geleceğimizin teminatı yavrularımıza ve gençlerimize güzel örnek olalım.Dünyada ve ahirette huzur ve mutluluğun ancak Yüce Rabbimizin emir ve tavsiyelerine uymakla mümkün olduğunu unutmayalım.
______________
[1] Maide, 90,91
[2] Nesaî, Eşribe, 44
Cuma Hutbesi kategorisinde yayınlandı | Etiketler:İçki ve uyuşturucunun zararları
unutulan sohbetler
Yetmişli, seksenli ve doksanlı yıllarda güzel dergiler çıkardı ülkemizde. Her biri bir cemaatin veya vakfın yayın organı olan bu dergilerimizde “Unutulan sünnetlerimiz” diye bir sütun bulunurdu. Bu sütunu hazırlayan arkadaşlar, her sayıda, unutulmaya yüz tutmuş bir sünneti gündeme getirirlerdi. Misvak kullanmak, sarık sarmak, şalvar giymek, yemeğe tuzla başlamak gibi… Bu sütunu hazırlayan arkadaşlara göre, sünnet denilince demek bunlar akla geliyordu.
Sünnet; sözlükte “yol, gidiş, tabiat, alışılmış yol” manalarına gelir. İslâm dininde sünnet denilince, Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrirlerinin bütünü akla gelir. Hz. Peygamber’in sözlü sünnetine “hadis-i şerif”, diğer davranışlarına da “sünnet” denilmiştir. Biz, sünnet kelimesine yüklenilen manayı daraltmış, sadece Hz. Peygamber’in yeme içme ve bir de giyim kuşamına hasretmişiz. Sünnet denilince aklımıza bunlar gelmiş; Hz. Peygamber’i, yemesi içmesi, oturması kalkması ile mi taklid etmek daha önemli, yoksa Kur’an’ı anlaması, tebliğ ve irşad faaliyetlerini yerine getirmesi ile mi taklit etmek daha önemli? Elbette ki, ikincisi daha önemlidir. Ben, Hz. Peygamberimin yeme içme, oturma kalkma tarzlarını ve giyim kuşam şekillerini taklit etmeyi küçümsemiyorum; sünnetin sadece bunlardan ibaret olmadığını söylüyorum.
Bugün, içinde yaşadığımız dünyada yüzüstü düşmüş bir ümmet var. Bu ümmet neden yüzüstü düştü? Yemeyi içmeyi, giyim kuşamı beceremediği için mi, yoksa daha başka sebeplerden mi? Elbette ki yeme içmeden değil, ciddi sebeplerden dolayı yıkıldık. Bizi yıkan sebepleri araştırıp, işte o konularda Hz. Peygamberimize müracaat etmeli ve ona uymalıyız.
Hz. Peygamber Efendimiz sabah namazı da dahil, günde beş vakit namazı camide cemaatle kılardı. Namazdan sonra da cemaatine kısa sohbetler yapardı. Biz bugün camileri boşalttık. Aydınlarımız ve önderlerimiz, camide cemaatle namaz kılmayı avam tabakaya bıraktılar, kendileri çok önemli işlerle (!) meşgul oluyorlar. Allah’a karşı olan kulluk borcumuzun birinci rızasını işgal eden namaz konusunda Peygamberimizin sünnetine uymayan bir toplumun iki yakası bir araya gelir mi? Gelmiyor işte. Namaza öncelik vermeyen, namazı Hz. Peygamber Efendimiz gibi kılmayan bu ümmetin düştüğü yerden kalkması çok zordur.
Hz. Peygamber Efendimiz, yirmiüç senelik peygamberlik döneminde bütün Arap yarımadasını İslâm’a kazandırdı. Onun düşmanları bizim düşmanlarımızdan daha şiddetliydi. Onları alt etmesini nasıl becerdi? Kısa zamanda bu dini üç Türkiye büyüklüğündeki toprak parçasına nasıl yaydı? Bana göre asıl sünnet işte budur. Yani, Hz. Peygamber Efendimizin bu konuda takip ettiği siyaset, yol, yöntem ve metoddur, sünnet olan işte budur. Bunu sünnet olarak kabul etmek ve hayatımıza taşımak bize çok zor geldiği için, devamlı yeme, içme, yatma, kalkma, giyme gibi sünnetleri gündeme getiriyoruz galiba.
Hz. Peygamber, aileye ve aile çevresine çok önem verirdi. Hanımları, çocukları, torunları, yakınları ve çevresi ile olan münasebetleri bizim için çok önemlidir. İşte asıl sünnet budur.
Medine’de yaptırdığı mescidin girişindeki Suffe’de bir nesil yetiştirdi. Kendinden sonra İslâm’ı en uzaklara işte bu nesil götürdü. Bizim böyle bir derdimiz var mı? Kendi işlerimize verdiğimiz önem kadar Müslüman bir neslin yetişmesine de önem verebiliyor muyuz? Bu konuda sünnete neden tabi olmuyoruz?
Medine’ye hicretten sonra Mekkeli Muhacirler ile Medineli Ensar’ı birbirine kardeş yaptı. Bu iki nesil birbirleriyle kaynaştı; bir ümmet meydana geldi. Ümmet olmanın temelinde kardeşlik, dostluk ve muhabbet vardı. Hal böyle iken, biz neden birbirimizin aleyhinde konuşuruz? Hz. Peygamber’in hayatında ümmetin iki ana kolu Ensar ve Muhacir’dir. Savaşlarda her ikisinin de sancağı ayrı olurdu. Ama isimlerinin ve sancaklarının ayrı olması bir ve beraber olmalarına engel değildi. Neden bugün biz, cemaatler konusunda “sünnet olana tabi olalım” demiyoruz?
“Unutulan sünnetler” kavramını yeniden gündeme getirelim ve gerçekten unutulan sünnetlerimizi hayata taşıyalım. Ne dersiniz?
Cuma Hutbesi kategorisinde yayınlandı | Etiketler:cuma hutbeleri, dini sohbetler, sohbetler, unutulan sohbetler, vaaz